Haziran 2008 için Arşiv

Bir Yazar Adayına İnanmak..

Pazar, 01 Haziran 2008

Bir insanın çok başarılı, kalıcı eserler verebilecek bir yazı geleceği olup olmayacağı gözünden belli olur mu? Yüzünden? Üstünden başından? Konuşmasından? Geldiği sosyal sınıftan?

Ya da herhangi bir test var mıdır ki, bir insana uygulandığında ondan yazar olup olmayacağı konusunda bilgi versin.. Ya da fal baktırmak bir çözüm olabilir mi?

Eskiler “adam olacak çocuk …undan belli olur” demişler.. Bir adamın iyi bir yazar olup olamayacağını anlamak için çıktığı tuvaleti mi kontrol etmeli?

Birçok hikaye duyarız yaşanmış. Bugün klasikler arasına girmiş eserlerin sahibi bazı yazarlar, daha çok gençken; dönemin ağırbaşlı, isim sahibi (bugün onlar da klasik) otorite sayılan yazarlarına gidip eserlerini tevazu gösterip okumaları belki yol göstermeleri için vermişlerdir. Bu eser teslimlerinden o günün genç yazarının payına düşen genellikle: “Sen bu işi bırak!”, “senden yazar olmaz” yönünde nasihatler olmuştur.

Vivet Kanetti’nin bir yazısından küçük bir pasaj almak isterim bu noktada. Sana iyi geleceğini düşünüyorum:

“André Gide, Proust’un eserini basımından önce eline alma şansına sahip olur, ancak Paris’in “en şık” davetlerinden aşina olduğu, süsüne düşkün, her şeyi duyup öğrenmeye meraklı bu “salon adamı”ndan bir edebiyatçı çıkabileceğine asla ihtimal vermez… Gide, o sırada NRF Gallimard’ın seçici editörüdür; eseri geri gönderir… Yayıncılıktaki yanılgılar tarihinde bir altın sayfa, silinemeyecek bir hata…

Ünlü yazar André Gide edebiyat (hem ne edebiyat!) önünde bu hallere düşebilmişse, başka editörlerin düşebileceği halleri varın siz tasavvur edin… Proust’un sadık hizmetkârından gelen tanıklığa göre, yayınevine gönderilmiş paketteki kırmızı kurdele çok özel düğümlenmişti. Ve o düğüm, paket geri geldiğinde milim kıpırdamamıştı. Yani Gide, eseri okuyup anlamamış değildi… Sadece “paketi” açmamıştı. Bu ayrıntıyı ben hep, Proust’un “ezici” cömertliği, André Gide’in “edebiyattan anlayan adam” repütasyonunu kurtarma çabası olarak okurum…

Marcel Proust’un belalısı Andre Gide iken, Scott Fitzgerald’inki Hemingway olur… Yakın bir dostluğun hangi virajda harekete geçeceği meçhul kıskançlıktan ötürü mü, daha farklı bir nedenle mi, her neyse, Hemingway bir noktada Fitzgerald’i aşağılama ihtiyacını duyar…”

Kim bilir kaç kişi; o “aşağılanma” ya da “vazeç!” nasihatinde gerçekten de omuzları düşüp, beli bükülerek, biraz da utanıp sıkılarak, yazma sevdasını kalbine, beynine gömüp derin bir sesizlikle sürdürmüştür yaşamını..

Senin de eminim bu konuda söyeleyecek sözün vardır. Senin ”yazar” değil bir “aday” olarak kalakalmana neden olmuş sözlerini ayet sandığın birileri..  O yorumlar kariısında kuçülüp, ufalıp, ezilip.. En sonunda da o güne dek kaleme aldıklarını da, toplayıp, bir kibrit çakmış birçok kalbi kırık başka kalem sahipleri de vardır.

Bir insan baş edebileceğinden büyük bir hayal kırıklığına uğradığında, güveni sarsılır. Sarsılan sadece diğer insanlara duymaya ihtiyaç duyduğu güven değildir. Bu tür hayal kırıklıklarının en büyük marifeti, bireyin kendisine olan inancını ve güvenini de alıp götürmesidir.

Bu gibi durumlarda incinirlik katsayıları, normal bir bireyin çok üzerinde olan yazar adaylarına “yıkılıp, ezilmek yerine vaz geçmemeyi başarmak gerek” demek durumdan hiçbir şey anlamamak demek olacaktır ki.. Ben anlıyorum. Ben beli bükülmüş, kederli bir yazarın yarattığı ama bir türlü yazıya dökemediği bir roman kahramanıyım.. Ama şunu söylememe izin ver.. Bak geçmişe.. Dünyanın bir numaralı yazarlarının ya da editörlerinin de zaman zaman yanılabileceğine dair sürüyle örnek var!

André Gide tarafından reddedilen ilk eseri “Yitik Zamanın İzinde” adlı romanını 1918’de bastıran Marcel Proust, 1919’da bu eseriyle Goncourt ödülü almıştı. Bakın André Gide o gencecik yaşında, şöyle bir cümle kurabilen bir yazarı bile reddetmiş, seni Ali Veli reddetmiş çok mu?:

“ Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.”