Mayıs 2008 için Arşiv

Cehennemden Cennet Yaratmak!

Cumartesi, 31 Mayıs 2008

İncinmekten korkarak, kabuğundan hiç çıkmamayı seçen yazar adaylarına..

Yeni yeni kullanmayı öğrenmeye çalıştığım Blog yönetim panelinde debelenirken, aklıma bir şey geldi. En popüler blog sayfası bile, çevresi çok geniş bir şahsa ait değilse, eğer medyaya taşınmamışsa ve ingilizce versiyonu da yoksa, kendi halinde seyri olan bir blogsa yani, günde 5-50 arası ziyaretçi alabiliyor.

İçerikle hiç alâkası olmayan dikkat çekici bir isim koyduğunuzda, ziyaretçi sayınızı artırmanız olası. Ama gelenlerin çoğu; renkgarenk ve baştan çıkarıcı fotolar, illüstrasyonlar ya da Bloga eşlik eden bir melodi yerine sırf yazı ile karşılaştıklarında, bir iki saniyelik bir şok sonrası arkalarına bile bakmadan kaçabilirler.

Blogunuza seçtiğiniz ad, Kitapdili ve benzerleri ise, siz daha baştan günlük ziyaretçi sayınızı kendi tercihinizle, 0-5 düzeyine indirmiş oluyorsunuz. Kendi tercihinizle. Çünkü Blog için seçilen isim içerik hakkında bir kanaat oluşturarak, bu tür bir konuya yakınlık duymayan ziyaretçi potansiyelini eliyor. Elemeli de. Hem Blog, hem de ziyaretçi açısından zaman kaybı olmaz böylelikle..

Bâzen 1, büyük bir rakamdır.
Bunu belirleyen, niteliktir.
Nitelik burada, doğru eşleşme olarak özetlenebilir.
Bir kişi eğer aradığı şeyi burada bulduğunu düşünürse, burada okuduklarına ekleyecekleri varsa ve karşılıklı etkileşimle burada bulduğu şeyin sınırlarını zorlayıp, büyütmeye niyet ederse bu 1, rastgele bir araya gelmiş 1000’lerden sadece nitelik değil nicelik olarak da büyüktür sonucuna ulaşırız.
Çünkü o 1, bir yere gitmez..
O bir, sizi 2 yapar.
Çoğalırsınız.

Kitapdili’ni oluştururken en önemli öngörüm; bir yandan, “yaratıcı yazarlık”, “yazma teknikleri” gibi ülke temelinde emekleme döneminde sayılabilecek kavramları irdelerken, bir yandan da her birimizin kendi “özgün yazı dili”mizi oluşturma yönünde gelişelişebileceğine olan inancımdır. Bu, paylaşım ve karşılıklı kucaklaşmayla olabilir.

İlk karşılaşmamızı “temas” dışında bir sözcükle tanımlamama nedenim, yaratıcılık gerektiren işlerle uğraşanların, eserlerini paylaşırken yaşadığı dayanılmaz kırılganlıktan haberim olmasıdır.. Hele bir de bu şahıslar yaratılarını diğer gözlere sunma işinde yeni sayılabilecek düzeyde iseler, bir yandan gelecek doğru eleştirilerle kendilerini geliştirebileceklerini bilir, bir yandan da olumsuz eleştiriler ne denli yapıcı olursa olsun incinmemeyi başaramazlar..

Her yaratım paylaşılırken, eser sahibinin içinden Sartre’ın sözleri geçer: “Cehennemimdir, üzerime çevrilen bütün gözler”..

İşte o anlarda Dante’nin “İlahi Komedya”sını anımsamalısınız.. Cehennemin de katları var.. ve burası canınızı en az yakacak cehennemdir.. Çünkü burada herkes diğerinin cehennemi olduğunu biliyor olacak. O noktada burada oluşacak olan, insan tabiatının dünya ile temas ettiği ilk günden beri peşine düştüğü “cennet”in, senin bulmayı umduğun kısmıdır diyebiliriz.

Aslında biraz geriye çekilip bakmayı başabilsen şunu göreceksin: Diğer gözlerin yarattığı cehennemden daha korkuncu ve en acısı; eserlerine bakan bir çift gözün sadece ve ancak seninki olmasıdır!

Evet mümkün: Kendi Cehenneminizden göz alıcı bir Cennet yaratmanız..

Nasıl Yazar Olunur? / Eğitimle Yazar Olunur mu?

Cumartesi, 31 Mayıs 2008

İnternette “yaratıcı yazarlık eğitimi” ve “eğitimle yazar olunur mu” araştırması yaparken, oldukça enteresan bir yazıya rastladım. Almanya’da yaşayan Türk yazar Yücel Feyzioğlu’nun bu yazısının linkine => Buradan  Kendisi hakkında detaylı bilgiye => Buradan  ulaşabilirsiniz.

” Eğitimle Yazarlık Öğrenilebilir mi?

1997, Frankfurt Kitap Fuarı’nda yoğunlaşan “Alman edebiyatı neden zayıftır?” tartışması edebiyat çevrelerini de aşarak geniş kesimlere yayıldı. ABD ve İngiltere yazarlarının %90′ı başka dillere çevrilirken, Alman edebiyatının % 1′ i çevriliyordu. Neden? Didik didik ediliyordu nedenler: ….TV’lerin etkileri, kültürel olanakların çeşnilenmiş olması, okurun hafif ve eğlendirici ¥ göstermesi, yayınevlerinin yazarı yönlendirmesi; yazarların kendi istediklerini değil, istenilen romanları yazmaları, sosyal eleştiri yapan romanlara ilginin azlığı vs…

Bazı eleştirmen ve bilim adamlarına göre ise ABD ve İngiltere’de yazarlar eğitim akademilerinde okuyor, “yazmanın tekniğini” öğreniyorlardı. Alman yazarlar ise yazarlığın eğitimle öğrenilemeyeceğini, bunun bir yetenek işi olduğunu savunuyor, bu okulları küçümsüyorlardı. Bu yüzden Alman edebiyatı gelişemiyordu. Yaşayan en ünlü Alman yazarı Günther Grass’ın son romanı bile edebiyatın papası diye ün yapan eleştirmen Marcel Reich-Ranicki tarafından: “760 sayfalık romanın 4 sayfası edebiyattır, gerisini yırtın atın,”diye eleştirilmiş iki milyon beklenen tirajı 200 bine inmişti. Böylece romanın başka dillere çevrilmesine de büyük bir engel konulmuş oluyordu. Öyleyse başka dillere çevrilecek kim kalıyordu?.. (Hatta Günther Grass 1999′da Nobel Edebiyat Ödülünü aldıktan sonra bile, bu ödülün “Teneke Trampet”e verildiğinde herkes birleşti. O da 40 yıl önce 1959′da yayınlanmıştı. Tartışma kesilmedi.)

İşte bu gelişmeler üzerine Kuzey Ren Vestfalya -KRV- Eyaleti Meclis Başkanı Ulrich Schmidt, Bilim ve Araştırma Bakanı Anke Brunn ve Eyalet Edebiyat Dairesi Başkanı Dr. Eugen Gerritzt,1998′de “EğitimleYazarlık Öğrenilebilir mi?” konulu bir sempozyum düzenleyerek yazarları davet ettiler. Toplantı mart ayı içinde meclis genel kurulunda yapıldı, 200′ün üstünde yazar, çeşitli ülkelerdeki Yazar Akademilerinden bilim adamları sempozyuma katıldı. İş çok önemliydi, öneminin yanısıra bir de sevimli yanı vardı. Ülkemizde olduğu gibi yazarı hapisaneye değil, milletvekili sıralarına oturtup soruna oradan çözüm arıyorlardı. Olay, devlet sorunu haline getirilmişti. Meclis Başkanı Schmidt yaptığı açış konuşmasında: “…Biz politikacılar, siz yazarlarla kaynaşmak istiyoruz,” diyerek asıl konuya giriyordu: “…bu iki günde yazarın eğitimle yetişmesinin anlam ya da anlamsızlığını tartışacak ve bir sıra ilginç yanıtlar bulacaksınız…. Yapılan araştırmaya göre halkımızın % 68′i kitaptan yararlanıyor. % 52’si kitap satın alıyor ve yılda 70 bin yeni yayınla bu ihtiyaç karşılanıyor. Bu kadar çok yayın arasından seçim yapmak oldukça zor. Elbette başarılı satış yapan kitapların her zaman iyi kitaplar olduğu söylenemez. İyi kitaplar, az iyi olan ve kötü kitaplar var… Benim inancıma göre nasıl ki, müzik, tiyatro, resim, heykel eğitimle öğreniliyorsa, yazarlığın tekniği de eğitim yoluyla öğrenilebilir, daha iyi kitaplar üretilebilir…”diye sözünü bitirip bize başarılar diliyordu.

İki gün boyunca bilim adamları görüşlerini aktararak yazarlarla tartıştılar. Yazar eğitimine karşı çıkanlar yok muydu? Elbette vardı. Ancak tek başına yeteneğin ise yazmanın teknik sorunları karşısında güçsüz kaldığı, eğitimin gerekliliği görüşü ağır basıyor, söz alan tüm yazarlar eyalette yazarlık okulunun açılmasını istiyorlardı. Üniversiteler içinde veya bağımsız olarak bir yazarlar akademisi kurma görüşü kabul görüyordu.

“Yazarların, NE yazdıklarını okuttum, NASIL yazdıklarını değil….”

Yukarıya aldığım cümle sempozyumun anlam ve gerekliliğini en güzel şekilde açıklıyordu. Essen üniversitesinden Profesör Manthey söylüyordu bunu. ,Yirmi yıldan beri,” diyordu, “yazarların ne yazdıklarını okuttum, nasıl yazdıklarını değil. Oysa nasıl yazıyorlar, bunun da okutulması gerekiyor.”

Yazmak, elbette yeteneğe bağlıydı, ancak yetenek tek başına sorunları çözemiyordu. İşte o “nasıl yazılıyor?”a yanıt verildiği zaman, genç yetenekler yazmanın tekniğini öğrenmeye başlıyordu. Yazar kalemi alıp çalışmaya oturduğunda, sorunlar başlıyordu: Nasıl bir kurgu yapmalıyım? Ön hazırlığım tamam mı? Okuru yüreğinden yakalayacak hangi cümleyle başlamalıyım ki, okur ikinci cümleyi de okusun, ardından ikinci sayfaya geçsin? Ona nasıl bir umut vermeliyim ki, kitabı sonuna dek götürsün? Figürleri nasıl çizmeliyim, hangi figür hangi sahnede, nasıl, hangi araçla ortaya çıkmalı? Figürlerin akılda kalacak karakteristik özellikleri ne olmalı? Gerilim nerede ve hangi araçla yükseltilmeli? Ruhsal çatışma nasıl işlenmeli? Roman, öykü ya da senaryo boyunca karmaşa nasıl artırılıp, çözüme nasıl gidilmeli? Konu, hangi finalle sona ermeli? Kendi stilimi nasıl kurmalıyım ki, öteki yazarlardan farklı olmalı?

Yazarın işte bu teknik sorulara yanıtı yoksa, ne kadar yetenekli olursa olsun, güçlük çekecek, el yordamı ile sorulara yanıt arayacaktı, bu da çok uzun yılların yitip gitmesine neden olacaktı. Oysa birkaç yıllık bir eğitimle bu teknik konuları yazar kavrayabilecekti.

Siegen üneversitesinden Prof. Riha hepimize yumruk sallayarak: “Yüz yıl önce Akademileri reddettiniz, şimdi akademi istiyorsunuz,” diye bağırsa da en ikna edici yanıtları Amsterdam Üniversitesi’nden Prof. Job Creyghton veriyordu. Özetleyelim:

“Bizde yazarlık eğitimi dört yıldır…
Öykü hangi ögelerden oluşuyor?
Yapı taşları nelerdir?
Sahne ve atmoster, betimleme, açıklama nedir, diyalog nasıl kurulur?
Çıkış noktası, motif, başlık nasıl seçilecek? Dil, hangi elementlerle renkli ve zengin işlenebilir?
Geriye dönüşler nasıl etkili kullanılır?
Sahneler arası geçişler, her yazarın kendine özgü stili nasıl kurulur?
Biçim sorunu nasıl çözülür, ayrıntıdan nasıl yararlanılır?
Öykü nasıl derinleştirilir?
Figürlere nasıl canlı yaşam verilir?
En kısa, en uzun sahne nasıl geliştirilir?
Tüm bu soruların yanıtını dört yıllık bir eğitim süresince arıyoruz…”

Çok ilgiyle karşılanan bu konuşma sonucunda sanıyorum kafalarda fazla soru kalmamıştı; çünkü boş kağıdın önüne oturunca yazarın önüne dikilen tüm sorunların çözümü için Amsterdam’lı hoca yanıt getiriyordu. Viyana Yazarlık Okulu hocası İde Hitze’nin de konuşması aynı paraleldeydi ve Amsterdam Yazarlık Akademisi’yle ilişkili olarak konuları işliyor, olumlu sonuçlara varıyorlardı. Bu anlamda verdiği örnekler ilginç ve yazarları ikna ediciydi. Ne yazık ki Maksim Gorki Enstitüsü’nden Prof. Galine Sedych topltantıya yetişememişti. Ama Essen Yüksek Okulundan Dieter Süverkrüp ise: “Sadece yazmanın değil, düşünmenin de tekniğini geliştirecek önlemler almalıyız”, diyerek toplantıya başka bir boyut katıyordu. İtirazcılar bile geri adım atmış, ama haklı olarak: “Açılacak okul, başka bir okulun kopyası değil, bize özgü özelliklerde kurulsun,” diyorlardı.

Ve Lesboslu hemşehrimiz ünlü kadın şair Sappho’nun kurduğu edebiyat okulundan tam 2500 yıl sonra Kuzey Ren Vestfalya’da da böyle bir okulun kurulması kararlaştırılıyordu…

Aradan iki yıl geçti. Hâlâ yazarlar akademisi kurulamadı; ama yazarlık eğitimi veren kurslar artırıldı. Liselerdeki dil ve edebiyat derslerinde yukarıda anlattığım konular yoğunlaştırıldı.

Ancaaak; güncel ya da moda konulara göre roman, senaryo ısmarlanarak yazarlar yönlendirildiği sürece bu sorunların aşılması pek olası görünmüyor…. Yazarlar -çok ünlü değillerse- kendi dünyalarında olanı yazdıkları zaman “programımıza uygun değil” diye geri çevriliyor. Ürün çok güzelse “durun, bir kamu yoklaması yapalım” deyip devasa bir emek ve beyin ürününü sıradan 40-50 kişiye sorarak reddediyorlar… Küçük bir yayınevinde yayınlandığında da, yaygınlaşamıyor, etkisi sınırlı kalıyor…”

Benim Notum: Bakın Almanlar bu bilimsel sempozyum sonucu bu yönde okullar açmak gerektiğine karar vermişler ve üzerinden 2 yıl geçtiğinde bile açmamışlar… Almanlar! İşleri savsaklamamalarıyla ünlü bir toplum! Belki şu anda açılmıştır. Pek bilemiyorum.

Düşünün, Türkiye daha tüm bunları akademik ve bürokratik düzeyde tartışmaya başlamadı bile!

“Kötü Kadın”

Cuma, 30 Mayıs 2008


Evlilik bir kurumdur.
Bir kurum olarak evlilik, kadının değil erkeğin hayatını düzene sokar.
Aşkın, sevdanın kurumsallıkta işi olmaz.
Görevler vardır bu yüzden evlilikte.
Kadına düşen, ve düşen erkeğe.
Görev sözcüğü size duygulardan arınarak o işi hakkıyla yapmanız için mantıklı olmanızı salık verir.

Bütün toplumlar en özgür olduğu iddia edilenler bile, erkek egemendir.
Bu erkek egemen dünyada bir kadına;
- “yuvayı dişi kuş yapar”
- “erkek ailenin reisidir”
- “erkektir, arada kaçamak yapar”
- “yaşamak için, en güvenli yer bir erkeğin kanatlarının altıdır” ve sayısız başka zırvanın kodlaması daha çocukluk çağında başlar.

Önce masallarla…

Küçük kız, okuduğu masal kitabında ya külkedisiyle, ya pamuk prensesle ya da başka bir zavallıyla özdeşim kurar.
Bu prenseslerin başına ne gelirse aslâ erkek cephesinden gelmez.
Hep hemcinsleri olan “kötü kadınlar” yüzünden gelir.
Prenseslikleri ellerinden, bu inanılmaz “kötü kadınlar” tarafından alınır!
Küçük kıza “kötü kadın” olarak sunulan bu kadınlar, daha önce de defalarca söylediğim ortak özelliklere sahiptir:

- Tek başlarına da idare edebilen,
- Yalnız yaşayabilen,
- Yaşamak için bir erkeğe ihtiyaç duymayan kadınlardır.

Küçük kız, eğer hayatında bir erkek olmazsa, tek başına kalmakta direnirse, ve güçlü olmaya özenirse tıpkı masaldaki “kötü kraliçe” ya da “üvey anne” gibi toplum tarafından istenmeyeceği ve “kötü bir cadı” olacağı kodlamasıyla büyür.
Ancak “beyaz atlı prensin” gelip onu kurtarması ve varlığını kutsaması  koşulu ile var olabilir.

Bu kodlamayla küçük kız yavaş yavaş kadınlık çağına gelirken tam da erkeğin istediği kıvama ulaşır.
Okul kitaplarında aile ile ilgili bölümlerde ve resimlerde: Anne ya örgü örer, ya da reçel ve turşu yapar.
Çocuk annenin yakınlarındadır hep.
Baba gazete okur.
O ayrıktır aile resimlerinde bile.
O kendi kişisel dünyasını yüzüne kapadığı gazetenin arkasında yaşar.


Küçük kızlar, masal dünyalarında, yeni boncuklanmaya başlayan memelerini okşattıkları bir “beyaz atlı”nın gölgesinde büyürken…
Bir çoğu ilkokuldan sonra babaları tarafından okutulmadılar…
Babadan kocaya kaçtı kimi.
Kimi satıldı…
Kaçanların kıymeti yoktu.
Çünkü geri dönebilecekleri kabul görebilecekleri bir yer yoktu.
Satılanların ücreti peşin ödendiğinden zaten bir değerleri olamadı.

Bir de biz vardık.
Okutulanlar…               

Biz para kazanan ve meslek sahibi kadınlar.
Biz de genel kodlanmadan hiç şüphe etmedik uzun yıllar.
Bu öyle sinsice işleyen bir süreç ki.
Zeka düzeyimiz vasatın üzerinde olduğu halde biz sadece o masalların sonuna takıldık.
Buna da şükür.
Bu çok sevgili masallarımız, prens, kızı kaptıktan sonra şöyle bitiyordu:

“Onlar ermiş muradınaaaa  biz çıkalım kerevetine…”

Tamam çıkalım kerevete de bilader, muratlarına erip de ne oldu yani?
Kız daha 13-15 yaşında, daha önlerinde uzuuun bir hayat var.
Peki bundan sonra neler oldu?

Aynı masalı şu şekilde bitiren yayınevleri de olmuştur:

“..ve hiç ayrılmadılar, sonsuza dek mutlu yaşadılar…”

Modern kadın buna o kadar kafayı taktı ki bu noktada dağıldı diyebiliriz.
Ona, sonsuza dek mutlu olmanın tek koşulu, “beyaz atlı”dan hiç ayrılmamak olarak dayatılmıştı.
Aslında her sorumuzun yanıtını kendimizi biraz geri çekip duruma, olup bitene ve sisteme daha geniş bir açıdan bakarak bulabilmemiz mümkün.

Biz kadınlar için hazırlanan “baskın” dergilere sitelere göz attınız mı hiç?
Oralarda siyaset bulamazsınız.
Kadın hakları da yoktur.
Hemen şuracıkta dibimizde Irak cehenneminde olup bitenler, doğudaki hemcinslerimizin gördüğü zulüm ya da çocuğunuzun önlüğünü nasıl ve nerden daha ucuza alabileceğiniz bile yoktur.
Kadını, kendisi ve hemcinsleri için gerçek anlamda bir şeyler yapmaktan ve gerçeklerden uzaklaştırıp sadece yatağa ve eve hapseden bir yaklaşım söz konusudur.
Orada hep şunlar vardır:

-          “Erkeğinizi elinizde tutmanın 100 altın kuralı”

-          “Erkeğinizi çıldırtacak 100 seks önerisi”

-          “Kadınlar ne ister?”

-          “Erkekler ne ister?”

-          “Makyaj hileleri”

-          “Mucize diyet- 10 Holivud yıldızlarını zayıflatan diyet!”

-          “Selülitlerden nasıl kurtulursunuz?”

-          “Cildimizi yaza hazırlayalım..”

-          “Şimdi de cildimizi kışa hazırlayalım..”

-          “Göbek eriten 10 hareket..”

-          “Kadın hastalıkları..”

-          “Çocuğunuz hiperaktif mi indigo mu?”

-          “Feng shui ile daha mutlu yuvalar”

-         

Kadının dünyası; kadın hastalıkları ve kadın kanserleriyle “erkeğini ve çocuğunu mutlu etmek” arasına sıkışıp kalmıştır.
Bu bağlamda en akıl almaz ve tüketimi fiştekleyen felsefelerden, kozmetikten, mumlardan, kokulardan.. sonuna dek yardım alabilir!

Genellikle aynı yayıncı holdingin çıkardığı bu kez erkeğe yönelik dergi ve sitelerde ise seksten başka bir şey bulmak neredeyse imkansızdır.
Bir de otomobil ve PC.

“Erkeğinizi” baştan çıkarmak için türlü oyunlar oynayan da…
Size onu nasıl elinizde tutacağınızı söyleyen de aynı yayıncıdır!
Bu sistem erkek egemendir.
Sistem erkek hayat’ı yaşarken, kadını oyalamakla mükelleftir.

Eyy Türk Kadını(!)
Eşin seni aldatıyorsa, mutlaka sende bir sorun vardır(!)
Onu eve bağlamak(!) yatakta memnun etmek, ona güzel görünmek, hem onsuz yapamayıp hem her bir işini onu rahatsız etmeden halletmek senin asli görevindir.

- “Heyy yoksa cildini yaza hazırlamadın mı?”

- “Holivud yıldızlarını eriten diyeti uygulamadın mı?”

- “Sana o kadar seks önerisi sundum yapmadın mı hiçbirini?”

- “Seni salak, yoksa selülitin mi var? midemi bulandırıyorsun, adam seni aldatmayıp da ne yapsın?  yıkıl karşımdan!”

Evi alt üst edip tüm çekmecelerde, dolaplarda, tavan arasında, eşinin ceplerinde vs. aradığın halde bulamadığında aşkı…
Anlıyorsun aşkın da “erkek egemen” bir icat olduğunu!

Aşkın tek değil ama en önemli besin kaynağı seks.

Sen nereye kaybolduğunu anlayamadığın aşkın için yas tutarken, “erkeğin” kim bilir hangi yatakta kime “hayat bilgisi dersi” veriyor büyük vaatlerle…
Sana ait aşk, başkalarıyla yapılan seksle beslenemez, ancak ölür…

Oysa bu konuda da bıkıp usanmadan anlatacak bilimsel çalışmaları, açıklamaları vardır erkeğin!

İsviçreli ve İngiliz Bilim adamları erkeğimizin arada bir kaçamak yapmasının aşkımızı ve ilişkimizi kuvvetlendirdiğini tespit etmişler!

Ama aynı bilim adamları, erkek gibi kendisini feda edip(!) ilişkiye ve aşkına sahip çıkmak adına ”kaçamak” yapmak isteyen kadınların doğalarına aykırı davrandıklarını iddia etmektedirler!

Bu gerçek bir çalışma ve gerçek bir gazete haberi.

Seni dizini kırıp evinde oturmaya, çocuk yapıp türün devamlılığı ve savaşlar için asker doğurmaya ikna etmenin başka yolu olmadığından AŞK diye bir şeyi uyduran da erkekler…
Onu tekeline alan da.
Bekâr seni, kendisi evli olduğu halde, sana aşık olduğuna inandıran da kendisine aşık olunabileceğine inandıran da erkek…

Evlilik, kadın için bir sondur, erkek içinse başlangıç.
Şimdi hiç bir sorumluluk almadan, evlenme zorunluluğu olmadan, ilişkilere girebilir.
İlişki yaşadığı kadınlardan biraz üstüne gelen olursa ”evli olduğumu biliyordun!” ya da ”ben karımı seviyorum” diyebilir(!)
Karısını seviyormuş
J
İsviçreli Bilim Adamlarının önerisiyle, karısıyla ilişkisini güçlendirmek için seni seçmiş
J

Aslında farkında olarak ya da olmayarak “metres” pozisyonuna düşen kadın…
Erkeği bu noktada hiçbir şeyle tehdit edemez.
Gözünü korkutamaz.
İlişkisi ya da kaçamağı açığa çıktığında bir erkek genellikle sahip olduğu hiç bir şeyi kaybetmez.
Olan hep o ilişkide figürandan öte geçemeyen “öteki kadın”a olur.
Hatta erkek pek konuşmaz bile.
Çünkü karısı onun “haklarını” seve seve korur.
Bütün evli kadınlar bilir ki dışarıda kocaları ayartan bir sürü ”kötü kalpli kraliçe”ler vardır(!)
Bu durumda iyi yetişmiş tüm prensesler, kendilerini kötü kraliçe olmaktan kurtarmış “beyaz atlı prens”lerinin yanında olur.
Kadın bu ”beyini koruma ve savunma” işini öyle canla başla yapar ki erkek tutmasa ”öteki kadın’ı linç edecektir.
Erkek, kendisi bile, yarattığı canavardan korkar o noktada.
Kadına göre ”saf ve temiz erkeği” ”kötü kraliçe”lerin tuzaklarına ve baştan çıkarmalarına yenik düşmüştür!
Onun suçu yoktur!

Tıpkı serî katiller gibi seri ilişki katili erkekler de katı ahlakî yargılara sahiptir!
Evdeki kadının varlık amacı, özel bir tercih edilme ya da sevgi olmayabilir.
Bu tür adamların, seri kıyım faaliyetlerine serbest hareket alanı açmaları için, hayatlarının geri kalan kısmının toplum normlarına uygun olması gerekir.
Dikkat çekmemek ve sıradan görünmek için, normal aile hayatına, sıradan toplumsal ilişkilere ihtiyaçları vardır.
Yâni bu “yuva” asla yıkılmamalı,  saat gibi işleyen kurulu düzen asla bozulmamalıdır.

Boşanmaya en karşı olan erkek grubu, “seri ilişki kaatili” erkektir!
Böylesine rahat bir düzeni kaybetmek istemez.
Her işini ve istediğini yapabildiği halde çocuk sahibi de olabildiği ve üstelik saygı da gördüğü bir düzendir bu!
Bundan neden vazgeçsin ki!

Hiç mi boşanmazlar?
Boşandıkları da olur elbet.
Evli erkeklerin çok büyük bir çoğunluğu, kadın artık kendisine yeni bir dünya kuramayacağı noktada boşanır karısından.
Kadın yıllardır çalışmıyordur örneğin.
Ya da bu adam için okulunu yarım bırakmış ve hiç çalışma hayatı tecrübesi olmamıştır.
Yeni bir işe başlayacak yaşı da geçmiştir.
Ya da eski çekiciliği kalmamıştır, diğer erkekler onu istemeyecektir(!)
Bir çok boşanmış erkeğin eski eşinden ”karım” diye söz etmesi de tesadüf değildir.
Onların bir kere ”karısı” olduysanız, artık hep karısısınızdır.

Seks söz konusu olduğunda, erkeğe, içine saklanabileceği ya da içini dökebileceği(!) sıcak kuyunun hangi bedende, hangi tür ve cinsiyette olduğu pek fark etmiyor.
Eşlerimizin metresi,  bazen bir erkek de olabiliyor.
Bir oğlan da.
Bir kız çocuğu da.
Biz erkeklerimiz için “cildimizi yaza hazırlarken”, “ölüm oruçlarına” girerken onların yaşamında neler olup bittiğini hep kaçırıyoruz.
Zaten bu düzen de kaçırmamız esasına göre kurulmuş durumda.

Anne reçel yapıyor, çocuk masal okuyor, nine mısır patlatıyor.
Baba ise oradaymış gibi duruyor ama çarşaf gibi açtığı gazeteden yüzü bile görünmüyor.
Baba figürünün yani erkeğin, gazetenin arkasındaki dünyasını bilmemiz, asla istenmiyor. (Gazete bir çok evde şimdi PC oldu..)

&
Şimdii.. bilmemiz asla istenmiyor dedim ama…
Buna “nokta” koyup çekip gidemem aslında.
Kadınları aklayamam…
Onlar masum ne varsa erkeklerde diyemem!
Demek istemez miydim, ah hem ne kadar isterdim.
Ama bu doğru değil.
Erkek hiçbir günahında tek başına değil!

Doğa erkeği çağırır!
Ama kadın da işin iç yüzünü aslında bilir!
Biliyor.
Numara yapıyor…

Doğa erkeği çağırır.
Doğa erkeği, ormanda koşup oynamak için çağırmaz, ah hayır!
Vahşi Doğa Belgeseli çekmek üzere çağırır.

Erkeğin cinselliği hem insanlığın hem de bebek, çocuk, hayvan, kadın…
Geriye kalan dünyalıların en büyük sorunudur!
Savaş da, erkeğin yıkıcı cinselliğinin bir uzantısıdır.
Kapitalizmin sermayesi, erkeğin cinselliğidir!

Ensest, biselsüellik, sübyancılık, homoseksüalite…
İnsan hayatında erkekle var olmuştur kadınla değil.
Tüm bunlar yazık ki doğada var!
Ve doğa erkeği çağırır!

Bizler için kadın hakkında konuşmak serbesttir.
Tüm gezegende.
Herkes, hepimiz kadın hakkında sabahtan akşama dek konuşabiliriz.
Bizim erkek hakkında konuşmamız yasaktır!
Tüm kanunları koyan erkek, bu toplumsal kanunu da koymuştur.

Ne vakit erkeğin tahripkar doğası üzerine konuşmaya yeltensek…
“İnsanın doğası”na evrilir konuJ
“İnsanın karanlık dünyası!”
“Toplum Dinamikleri”
J
Erkeğin kendisini tartışmaya açması imkansızdır!
Bizim açmamız ise zaten yasak.
Ve bu konu herkesçe bilindiği halde konuşulmadan kalır.

“Öteki Kadın” fenomeni ile kandırılmayı, “yuva” kurtarmaya soyunan kadının kendisidir.
Gerçeği bildiği halde hemcinsini suçlu ilan eden odur.
Erkeğin gerçeğini kaldıramayan, yarattığı beyaz atlıya inanmakta direten…
Yalan dünyasının yıkılmasını istemeyen kadın!

Sonuçta kodlama da bir yere kadar be bilader!

Erkeğin toplumsal normların, gazetenin ardında kalan dünyası…
Doğası tahripkardır.
Doğa erkeği çağırır.
Ve her kadın bunu bilir!
Bilir!
Var olmak için bir erkeğe ihtiyacı olduğuna inanmayı seçtiğinden…
Ve dahi erkeğin kaburgasından var edildiğine…
Belki de bu işine geldiğinden.
Bakılmak!
her anlamda…
Erkeğin primitif doğasını sürdürmesi için ona yardım ve yataklık eder!
Kadın.
Evet, kadın erkeğin günahına ortaktır!

Örnek olay sunmak istemiyordum ama…
Hani geçen sene üç aylık bir bebeğe üç kelli felli adam tecavüz etmişti.
Anne oradaydı.

Erkek, dünyasını saklamıyor.
Tüm bir toplum, erkeğin yüzüne çektiği gazetenin ardında döneni bildiğimiz halde…
Sessizlik yemini etmiş durumdayız.
Milyonlarca olay var.
Kırkta bir gazeteye düşenleri görüp ayılıp bayılanlar…
Numara yapıyor yani.
Erkeğin doğasının gerçeğini bilmediğini söyleyen kadın yalancıdır.
Her küçük kız…
Aileden en az bir erkek tarafından mutlaka yoklanmıştır!
Unutmaya çalışması ya da unutturulmuş olması gerçeği değiştirmez!

&

Ömür yeter mi bilmem…
Ama erkeğin evrimleşmesini bekliyorum ben
J
Doğaya kulak vermeyeceği günü.
Ya da doğasını ehlileştirebilmeyi başarmasını.
Bunu ne sanat sağlayabildi ne de din.
Geriye de herhangi bir umut kırıntısı kalmıyor bu durumda.