Nefes: “Vatan Sağolsun!”

23 Ekim 2009

Erkekler, belki de ilk kez, bizi bulaştırmak istemedikleri, bir “sır” gibi sakladıkları, bizim, eldeki verilerle anlamlandırmakta âciz kaldığımız dünyalarının kapısını aralıyorlar. Herhangi bir yorum yaparken dikkatli olmak gerek bu nedenle. Ürkütmemeli ki daha fazlasını söylesinler.

O dağlarda hep karakış seyreden, doğanın kendi ritmi mi yoksa erkeğin vücut iklimimi belli değil…

Sanki film değil de bu, birilerinin, olay cerayan ederken gizlice kameraya çektiği gerçeğin kendisi. Bir doküman. Tırnaklarınızı koltuğun kollarına geçirip, bütün vücudunuz kasılarak izliyorsunuz! Bâzen yüreğiniz ağzınıza geliyor, boğazınıza bir yumruk çöküyor, ama bağıramıyorsunuz.. nefesiniz daralıyor, yaş gözlerinize hücum ediyor, ama ağlayamıyorsunuz!

Böyle bir filmden böylesi bir şokla çıkıp da, olayı “erkekler” bağlamında değerlendirmek kimilerine yanlış gelecektir. “Film ne anlatıyor, sen ne anladın” diyeceklerdir. Belki biraz daha ileri gidip, “nerenle izledin?” diyenler de çıkacaktır… Ama bir dostumun dediği gibi, “çok görmemek lâzım, sonuçta herkes her zaman aradığını bulur.”

&

Tamamen metaforik bir düzlemden bakarak…
Yaşamı bir düzene sokmak üzere var edilmiş her şey bir erkek sesiyle konuşur dünya ile. Devlet erkektir, Cumhuriyet erkek, Adalet erkektir, Asker erkek, Doktor erkektir, Cumhurbaşkanı erkek…

Tanrı bile bir “erkek sesiyle” erkekler aracılığıyla, erkeklere hitâb eder… ve âşk da erkeğin varlık sahasına dahildir!

Bütün bunların üzerine bina edileceği “Toprak” ise, tartışmasız kadındır!

Erkeğin, uğruna, hiç sorgulamadan, kan döküp canını verebileceği “Toprak”, daima bir kadın sesiyle dillenir. Toprak “ana”dır o yüzden. Bir başkasına çirkin gelebilecek vücut bölümleriyle bile  ömre bedel bir sevgilidir o! Bütün dinlerden özge, bir kutsallığa sahiptir. Âşkın kendisidir!

Erkeğin gözünden toprağın, vatanın, onun korumasına, onun savunmasına hep ihtiyacı vardır. Bitmeyen bir görev tanımlamasıdır; “vatan sağolsun” çığlığında anlam kazanan adanmışlık. Sadece yan gözle bakanlar bile düşmanken, ona dik dik bakan birilerinin yârin bulutlarda gezinen güzel başında, dağınık saçlarında saklanması kabûsudur âşıkın!

Ve erkek, erkekler, bizim erkeklerimiz.. eğer ayaklarının altında sağlam, kendilerine âit bir toprak yoksa asla güvende hissetmezler kendilerini.

Ölmek…
Ölmek umurlarında değildir bu yolda.

&

“Nefes” filmine gidin. Muhtemelen söz ettiklerimi görmeyeceksiniz:) Ama siz de kabûl edeceksiniz ki bizim erkeklerimiz ilk kez dünyanlarının, kadınlarından hep sakladıkları bir alanına kapı aralamışlar. Bu nedenle bile film ayakta alkışlanmayı hakkediyor.

Levent Semerci, Mete Horozoğlu ve 40 kişilik komando timi… selâm olsun kardeşlerim… hepinizi tek tek kucaklıyorum.

(Perşembe, 22 Ekim 2009 )

Benim Sitelerim!

06 Ekim 2009

“İnternet” denen adamın (ev ağı anlamında) bahsini, ilk olarak 1997 senesinde duydum. Pek bir methediliyordu. Herkes hayrandı ona. Ama ne hikmetse,  “çetleşme” uydurma kavramından öteye geçmiyordu anlatılanlar. Bu internet denen adam güvenilmez, çapkın, yalancı, dolandırıcı, hırsız, genellikle de evli bir hovardaydı!

Başka?
Bir de hemen “bir yerde buluşup kaave içme” ısrarı vardı. Aslında bu bile niyetini ortaya koyan bir teklifti! Zirâ Türk’ün kaave kültürü yoktur. Onun muhabbete eşlik etmesi bab’ında demleme çay ya da Türkkahvesi kültürü vardır. İnternet ise ısrarla sizi o uyduruk suni neskaaveye davet ediyordu!

Sizinle saatlerce yüzeyel içerikte “geyik” yapma potansiyeli olduğu hâlde, konuşmaya biraz derinlik kattığınız anda hemen “lak lak konuşmaktan hazzetmediğini” ilân ederek sizden kendisine “iş” çıkıp çıkmayacağını anlamaya çalışan içeriksiz zavallı bir eylem adamıydı o!
Bu nedenle hep mesafeli kaldım ona.
Aslında İnterneti istiyordum ama… Başka türlü bir internetti benim istediğim.

Söyleyecek sözü olan bir internet.
Özgün.
Kendinden emin.
Zekî , duyarlı, dayanışmacı!
Hiçbir şeyi olduğu gibi kabûl etmeyen. Tartışmacı. Demokratik.
Görüş zenginliği katan.
Tahammül eden ve birbirine tahammül etmeyi öğreten.
Olgunlaşmama, dünya maceramın kalan kısmında aklımı, bilgimi, görgümü ve dahi estetik anlayışımı geliştirmeme katkıda bulunacak bir internet.
Bulunduğu toprakların değer yargılarından utanmayan, aksine onları önemseyen ve benimle Türkçe konuşan bir internet!

Derken.. ancak 2004 senesinde kardeşimin ısrarıyla tanıştık kendisiyle!
Ve evet, “ilk görüşte aşk” diye tanımlanabilir bu karşılaşma.
Bir daha ayrılmadık hiç…

İlk günden itibâren pek öyle çetle-çitle işim olmadı, sitelerim oldu benim.
Yazılımını yaptığım ya da sahibi olduğum web siteler değil. Girmezsem kendimi eksik hissettiğim, eğer internetten çok uzak kaldıysam, acaba yeni bir şey eklendi mi diye merak ettiğim siteler. Benim sevgili arkadaşlarım. Güzel kardeşlerim. Dostlarım…

Benim Sitelerim…
Siz söz konusu olduğunuzda bir sıralama gözetemem.
Aslâ!  Benim, şu anki ben olmama hepinizin  katkısı büyük.  
Artık y
avaş yavaş hepinize hiç değilse, teşekkür edeyim istiyorum.
Bu konuda eli ağır gibi göründüğümün farkındayım ama.. ah ne çâre!

“Viran olası hanede evlad ü iyâl var…”

“Kayıp Dünya” Evine Döndü!

01 Ekim 2009

Biliyorsunuz bir süre önce Altuğ ve Evren Gürkaynak çiftine âit http://www.kayipdunya.com/ sitesi yayın hayatına son vermişti. Hiç beklemediğimiz bir anda, her dâim meşgul hayatlarımızdan çekip gidivermişti Kayıp Dünya. Bu gidiş, varlık sahasının her noktasında görmeye alışkın olduğumuz o ince asaletine uygun bir gidiş oldu. Onun gidişinde, varlığını anlamlı kılan sevgilinin ilgisizliğine isyan vardı. Bu isyanın yakıcı şiddetine rağmen, ne ağlayıp bağırıp çağırdı giderken, ne kapıları çarptı.. ne de intikam naraları attı. Sessizce gitti.

Öyle sessiz bir gidişti ki bu, Türk İnternet Sosyetesine mensub herkes duydu bu sessizlikteki çığlığı!

İşte bu nedenle bugün çok önemli bir gün.
Türk Fantastik Edebiyatının geleceği bugünden itibaren yeniden güvence altında.
Çünkü Kayıp Dünya, ısrarlarımızı kırmayıp bize geri döndü…